27 Nisan 2016 Çarşamba


SİL BAŞTAN - KEN GRİMWOOD




Jeff Winston 43 yaşındayken, 18 Ekim 1988 yılında saat 13:06’da ölür. Karısı Linda ile telefonda konuşurken aniden kalbinin artık atmayacağının sinyalleri ile ölen Jeff, kendini bir anda hafızasının çok gerilerinde kalmış bir odada yatarken bulur. Az önce öldüğünü zannederken bir anda yatakta yatıyor olması aklını karıştırır, ancak kendini ve çevresindekileri gördüğünde ona ikinci bir şans verildiğini anlar. Jeff 18 yaşına gireceği günlere yakın bir tarihte yeniden yaşamaya başlamıştır.

Artık ikinci kez yaşamaya başlayan Jeff, bir çok şeyi değiştirebileceğini ve bazı şeyleri değiştiremeyeceğini anlayarak olayları kendi lehine çevirmeye başlar. Öncelikle bahislerdeki sonuçları bildiğinden bir milyoner olur. O zamanlar hatırladığı kadarıyla kız arkadaşı olan Judy ile anlaşamayarak hızlı bir çapkına dönüşür. Piyasaların durumunu ve ileriki yıllarda hangi şirketlerin yükseleceğini bildiğinden yatırımlarını ona göre yapar. Bu hayat diğer hayatına göre daha iyi gitmeye başlar, bir yere kadar. Diğer hayatında karısıyla sorunları vardır, ayrıca babalık duygusunu tadamamıştır. Ancak şimdi çok zengin ve ünlü bir işadamı olan Jeff, daha önce sahip olamadığı her şeye sahiptir. Paraya, bir eşe, sonunda sahip olduğu bir kız çocuğuna. Jeff’in bilmediği şey ise ölümün ve yeniden yaşamanın peşini bırakmayacağıdır. Jeff tam olarak ilk yaşamına veda ettiği tarih ve saatte tekrar ölür.

Bu sefer ilk yeniden yaşamaya başladığı tarihten bir kaç gün sonrasında hayata dönen Jeff, sevgilisi Judy ile sinemadadır. Bir anda yeni bir hayatın başladığını anladığında ilk üzüldüğü şey kızıdır. Bundan böyle, böyle bir acıyı yeniden yaşamamak için vasektomi ameliyatı olur. Yeni hayatında ise Judy ile işler yolunda gider. Judy çok saf ve temizdir. Jeff bu ömrünü onunla geçirebileceğini düşünür. Artık çocuk sahibi olamayan Jeff ve Judy evlendikten sonra iki evlatlık edinirler. Jeff bu yaşamını garantiye almak için öleceği tarihe yakın zamanlarda hastaneden çıkmaz. Gayet sağlıklı görünen Jeff, ne kadar önlemini alırsa alsın yeniden, üçüncü kez ölür.

Üçüncü yeniden yaşamaya başladığı hayat Jeff’in yaşamayı istemediği bir hayattır. İlkinden daha da ileri bir tarihte yaşama dönen Jeff, isyan eder. Sil Baştan yaşayacağı başka bir hayatı daha istemez. Bu hayatını içki, eroin, kumar ve kadınlarla ilişkiye girerek yaşar. Yine bahis oynayarak para kazanmayı ihmal etmez. Ama kendinden vazgeçmiştir artık. Bu nedenle nasıl yaşadığını umursamaz ve hayatını düzensiz bir biçimde yaşar. Ta ki bir uçak kazasından kıl payı kurtulana dek. Bu olay üçüncü tekrar yaşadığı hayatını değiştiren önemli olaylardan biri olur. Jeff dağda bir ev bulur kendine ve şimdiye kadar yaşadığı tüm pisliklerden kendini uzak tutar. Bir gün yaşadığı kasabada alışveriş yaparken bir film afişi dikkatini çeker. Starsea adlı bu film herkesce izlenmiş ve büyük beğeni toplamıştır. Ancak Jeff’i asıl ilgilendiren olay filmin yaşadıkları döneme göre çok modern bir yapısının olmasıdır. Filmin yönetmenine, yapımcısına ve özel efekt sorumlusuna göz atan Jeff büyük bir şaşkınlık duyar. Çünkü yönettiği ilk filmin adı Jaws olan Steven Spielberg, Starsea’yi daha önce yönetmiş olur. Tarihte bir değişiklik vardır. Bunun üzerine filmin senaristi ve yapımcısı Pamela Phillips’i bulmayı kafasına koyar. Kadınla konuştuğunda onu büyük bir sürpriz beklemektedir. Geçmişten gelen bu iki insan birbirlerini bulurlar. Bu yaşamı paylaşacağı, konuşabileceği birini bulan Jeff ve Pamela artık beraberdirler. Yeniden ölene dek.

Dördüncü tekrar yaşamları umdukları gibi başlamaz. Yeniden yaşama dönen Jeff, Pamela’dan daha önce yaşama döndüğü için henüz yaşayan Pamela Jeff’i tanımamaktadır. Böylece Pamela’nın yeniden dönmesini bekler. Her yeni yaşamlarında daha da ileriden başlayan Jeff ve Pamela, bu durumun kötülüklerini ilerleyen yaşamlarında görecektir. Bu hayatlarını kendileri gibi insanları bulmakla geçirirler. Çünkü artık bu duruma bir cevap arama zamanı gelmiştir. Ancak umduklarını bulamazlar. Ömürleri böyle geçerken bir sonraki yaşamlarında daha iyi yaşayacaklarına dair söz verirler birbirlerine.

Beşinci tekrarları ise Pamela’nın cevap arayışıyla geçer. Bunun üzerine Jeff ve Pamela basına açıklama yaparlar, ileride olacak olayları söylerler. Olaylar doğru çıktıkça kendilerinin birer medyum olmadıklarını, yeniden yaşama döndüklerini ve bu duruma cevap aradıklarını söylerler. Fizikçilerden, bilimadamlarından yardım isterler ancak kimse onlara inanmaz. Ayrıca istihbarat örgütü ile de başları derde girer.

Diğer ömürleri ise hayatlarında belirli bir yerlere gelmişken başlar. Jeff’in evli olduğu, Pamela’nın kocasının çocuğunu taşıdığı zamanlar sevgilerini paylaşamadıkları ve bu durumun giderek zorlaştığı zamanlardır.

Bu durum ise Sil Baştan‘ı okuduğunuzda öğreneceğiniz bir öyküyle son buluyor.

Ken Grimwood‘un da akıcı anlatımıyla Sil Baştan’ı bir solukta okuduğumu söyleyebilirim. Öncelikle konusu her romanda göremeyeceklerinizden olduğundan Sil Baştan özel bir kitap. Ken Grimwood’un anlatımı ise oldukça başarılı.

Sil Baştan’ı okurken dönemin önemli olaylarına da yer verilmiş olduğunu göreceksiniz. Örneğin Kennedy Suikasti gibi birçok örnek. Hatta Jeff bu olaya müdahale ederek Başkan Kennedy’nin yaşamasını sağlıyor. Ancak bilemediği bir sebepten ötürü Kennedy yine öldürülüyor. Başka bir suikastçinin varlığı mı yoksa önemli olayların tekrar olması gerektiği, değiştirilemezliği mi açıklanmıyor.

Her hayatı okurken ilk başta da söylediğim gibi kendimize sorduğumuz tüm soruların cevaplarını görebilirsiniz. Jeff hayatındaki tüm seçenekleri değiştiriyor. İlk kız arkadaşıyla devam etmemek, diğer yaşamında onunla evlenmek, başka bir yaşamında karısıyla başka türlü bir yaşamı denemek gibi. Hayatının tüm önemli dönüm noktalarını deniyor anlayacağınız.

Sil Baştan okurken kesinlikle sıkılmayacağınız türden bir roman. Sonunda ne olacağının heyecanıyla kitabı elinizden düşüremeyeceksiniz. Ken Grimwood‘u ise seçtiği ilginç konu nedeniyle gerçekten tebrik ediyorum. Sil Baştan kesinlikle orjinal ve okunması gereken bir kitap.







Bu yazı  http://morkitaplik.com/sil-bastan-ken-grimwood-html/  'dan alınmıştır.

HİÇ KİMSE SIRADAN DEĞİLDİR - MARKUS ZUSAK




Ed Kennedy on dokuz yaşında ve yaşı tutmayan bir taksi şoförüdür. Hayatta hiçbir şey başarmamıştır. Kendisini diğer insanlardan farklı kılabilecek bir özelliği yoktur, kendi deyimiyle ''sıradanlığın mihenk taşı''dır. Ta ki, banka soygununa dek.

   Kitap, banka soygunu esnasında, Ed ve arkadaşları yerde yatarken başlıyor. Ed'in arkadaşı Marv sızlanıp durmakta, çünkü arabası on beş dakika sürelik bir park yerinde bekliyor ve süre dolmak üzere. Ed ona susmasını söylüyor ancak Marv devam ediyor sızlanmaya. En sonunda hırsız sinirlenip yanlarına geliyor. O sırada, camdan bakınca, kaçacağı arabanın şoförüne, polisin çift sıra park yapmamasını söylediğini görüyor. Hırsız parayı alıyor almasına, ama kaçacağı araba gittiği için, Marv'ın yanına gidiyor, onun arabasının anahtarlarını istiyor. Ne var ki hırsız arabaya koşarken hem silahını düşürüyor, hem de Marv'ın arabası tam bir hurda olduğu için ne kadar uğraşsa da arabayı çalıştıramıyor. Hırsızın düşürdüğü tabancayı Ed alıyor ve hırsıza doğrultuyor. Sonra polisler geliyor ve hırsızı tutukluyorlar. Ed bu olaydan sonra kahraman oluyor.

   Aradan birkaç gün geçtikten sonra Ed, posta kutusunda bir iskambil kartı-bir as- buluyor. Kartın üzerinde adresler yazıyor. Ed bu adreslere gittiğinde yardım etmesi gereken kişiler olduğunu görüyor. Ed her ası bitirdiğinde yerine yenisi geliyor. Şöyle bir durum da var ama, Ed olayları nasıl çözeceğini bilmiyor, çözümü kendisinin bulması gerekiyor.

   Ed'in bu görevlerini ve sorunlara bulduğu çözümleri okumak çok keyifliydi. Kitabın dili de esprili ve basitti. Cümleler ve paragraflarda fazla uzun değildi, yani bayağı kolay okunuyordu kitap. Geç yorumladığıma bakmayın, bir günde bitirdim kitabı :D

   Kitabın orijinal adı ''I am The Messenger''(Ben Elçiyim). Kitapta zaten Ed'in bir tür elçi olduğu açık. Yine de ben, Türkçe adını da uygun buldum. Çünkü kitabın sonunda bununla ilgili bir kısım var: ''Sen sıradanlığın en mükemmel örneğiydin, Ed. Ve senin gibi biri bütün o insanlar için kalkıp o kadar şeyi yapabildiyse, belki de herkes yapabilir. Belki de herkes yapabileceklerinin ötesine geçebilir.'' 

   Bu arada, kapak tasarımını çok beğendim. ''Hiç'' sözcüğünde de iskambil kartlarına vurgu yapılmış, harika detaylar.

   Kitap genel olarak gerçekten güzeldi, ancak son kısımda bayağı hayal kırıklığı yaşadım. Kartları kimin gönderdiği, bütün bu olayın açıklaması vs. Bana çok havada geldi o kısım, açıklama tatmin edici değildi. Belki de o kişi Ed'i kandırıyordur, açıklamadığı kaynakları vardır :D





  Bu yazı   http://entelkitap.blogspot.com/2013/07/tazecik-kitap-yorumu-hic-kimse-sradan.html   'dan alınmıştır. 

20 Nisan 2016 Çarşamba

KARDEŞİMİN HİKAYESİ TANITIM




KARDEŞİMİN HİKAYESİ


İlk Cümle
Mantıksız geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum.

Daha önce Zülfü Livaneli'nin tek bir kitabını okumuştum, Serenad, ve bayılmıştım. 2013'ün ilk aylarındaKardeşimin Hikâyesi de bu yüzden ve elbette aldığı olumlu yorumlardan dolayı radarlarıma yakalanmıştı. Geçenlerde okuoku alışverişimde en sonunda arzuladığım kitabıma kavuştum. Bugün başlamak esti birden, kapağını açtım ve okumaya başladım.


Ahmet adlı 50 yaşlarında münzevi ve kitap kurdu bir adamın rutin hayatı telefonunun çalması ve genç, güzel, şen şakrak bir kadının evinde öldürüldüğünü duymasıyla son buluyor. Ancak daha bu ilk sayfalarda Ahmet'te sorun olduğunu fark etmek gerek, Mor tavşanlar pek de günlük hayatta rast gelinecek yaratıklar değil çünkü. Ahmet'in ufak bir sorunu daha var; insanlara dokunmuyor. Bu bir tür hastalık. Kimseye dokunmuyor, kimseden de ona dokunmamasını istiyor. (Bana Dokunma diyorum buradan size.)
Herkes öleceği günü saati bilseydi, geriye sayım ne kadar zor olurdu, düşünsenize. Geçen her dakikayı bir tabut çivisi gibi algılamaz mıydık? 

Sayfalar yavaş yavaş ilerliyor ve gazeteci bir kız geliyor kadraja. Meraklı ve genç bu gazetecinin ifadeli dudakları Ahmet'in ilgisini çekiyor, hem de çok. Arzu Hanım'ın cinayetinin peşinde olan bu toy gazeteci, Ahmet Bey'in ağzından laf almaya çalışırken kendisi bir kurban oluyor ve edebiyata, insan davranışlarına önem veren Ahmet'in anlattıklarına kapılı veriyor. Önce evin bakıcısı ve Ali Bey arasındaki ilişkiler irdeleniyor; her şeyden bahsediliyor bu konuşmalarda. Biz de kanser olmaya başlıyoruz yavaş yavaş. Gazeteci kızımızda aslında pek memnun değil bu gidişattan. Gidip gidip geliyor Ahmet Beyin evine ama merak işte.

Ahmet Bey'de Arzu Hanım'ı son görenlerden, çünkü o gece evde bir sergi-parti verilmiş ve Ahmet Bey de evden en son çıkanlardan biri. Savcı onunla görüşmek istiyor. Ahmet gidiyor ancak Savcı ondan şüpheleniyor ve hapise atılıyor, ertesi gün mahkemeye çıkıyor ve salınıyor.

Günler böyle geçiyor, gazeteci kız geliyor gidiyor. Bizimki ona her geldiğinde bir hikaye anlatıyor. Onunla oynuyor. Genç gazeteci ise merakına yenik düşüyor. Arzu Hanım'ın evinde yaşayan bakıcı ise tutuklanıyor. Ancak dava hâlâ kesinleşmiş değil. Kimin katil olduğu havada. Bariz bir suçlu var ama o da çok gerçek gelmiyor.

Ahmet kızın ilgisini çekmek için kardeşi Mehmet'in hikayesini anlatmaya başlıyor. Geçmişinden, ailesini nasıl kaybettiğinden... Bu arada da dedektiflerimiz bir yandan soruşturmayı takip ediyorlar; Çok yavaş ve eziyet verici bir biçimde. Bu hikayenin bitmesi günler alıyor, kızın sakatlanmasına ve Ahmet'in duygusuzluğunun boyutlarını sınayan bir seviyeye ulaşıyor. Mehmet'in aşkını anlatıyor bize Ahmet. Olga'yı nasıl gördüğünü, onun nasıl cennetten düşmüş bir melek gibi güzel oluşunu ve kimsenin onun etkisinden kurtulamadığını... Ve feci sonu...
Birine âşık olmak, gözü bağlı olarak, bir uçurumun kıyısına yürümek demektir. Başına neler geleceğini hiçbir zaman bilemezsin. Sonu ölüm de olabilir, cinayette, intihar da.
Rusya'ya uzanan yürek burkan bir hikâye. Biz Mehmet'in hikayesini dinlerken meraktan ölüyoruz ve Ahmet'in ne kadar sorunlu olduğunu daha da iyi anlıyoruz. Gazeteci kız ise biziz aslında. Hem merak ediyoruz hem de kendimizi alı koyamıyoruz. Belki de bu yüzden adını çook sonraya kadar duymuyoruz.

Kitabı çok ama çok sevdiğimi söylemek istiyorum; meraktan çatlatsa da Serenad'dan bile çok sevdim. İkisini karşılaştırmam gerekirse Serenad'ı daha soluk ve tahmin edilebilir bulmuştum. Livaneli, Kardeşimin hikayesinde merakı tavan yaptırarak bu solukluğu da engellemişti. Sonunda neler olacak diye kendimi paraladım. Arada lanetlerde okudum ona. Biraz sadist bir yönü yok değil.

Ahmet'in kitaplar hakkındaki bazı görüşlerine katılıyorum, bazılarını kınıyorum. Buradan tek tek yazmayacağım ama... Kitapta en çok hoşuma giden ise evin bir kütüphane olması. Her kitap kurdunun hayali...
Hayatın tek gerçek yanı kurgudur, yani hikâyelerde anlatılanlardır.

Ahmet'in hayaller gördüğünü yukarıda söylemiştim. Onların hikayede önemli ip uçları olduğunu unutmayın, ayrıca Mehmet'in eve geldiğinde kimsenin onu görmüyor oluşu çok şüphe uyandırıcıydı benim için. Ahmet'in ders verdiği Muarrem'in ise hastalanması bana çok Suç ve Ceza'yı hatırlattı. Bunların hepsi birleşince sağlam bir fikrim oluştu kitabın sonu hakkında ama şok olduğum birçok da şey gelişti. Yüreğim ağzımda bayılarak okudum. Bir yerde Gazeteci kızın Ancient Mariner olacağını bile düşündüm. Bir gazeteci olarak bence çok uygundu bu. Hatta belki de oldu bile, olayın çözülmüş olması onun bu hikayeyi dinleyen ilk kişi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Şöyle bir bakarsak kitabın bir sahnesinde kucak makinesinin  derecesini arttırışı kızı öldürmek isteyişinden kaynaklı. Onunla yakınlaştığını biliyordu ve bunu engellemek istedi. Hikayesini anlattı ve kızın bunu anlatma zamanı artık. Belki de gitmesinin nedeni ihanet ettiği düşüncesiydi. İtiraf zamanı? Yükünü bıraktı ve uçma, özgür olma zamanı?

Bazen yazarların kafalarına girip neyi nasıl, niye ve hangi amaçla kelimeleri yazdıklarını öğrenmek istiyorum. Haklı mıyım öğrenmek; egolarından arınmış biri değilim.

Kitabın sonu ise yorumsuz benim için. Arzu'nun cinayeti ise sadece bir bahane olarak aklımda kaldı. Onun yerine başka bir şey de olabilirdi. Delirmek bu olsa gerek. Okurken hem meraktan çatlayacak hem de üzüleceksiniz, bir insanın başına bu kadar kötü şey neden gelir diye sorgulayacaksınız kendinizi. Bazen ihanetin en beklenmedik yerden gelişi ve aşkın nelere kadir olabileceği de kafanızı yoracak. Kimin gerçek kimin hayal olduğunu anlamakta zorlanacaksınız ve suçlunun kimliği sizi merak içinde bırakacak. Tek kelime ile harika!

Ahmet'i Sherlock ve Sheldon (The Big Bang Theory) ile çok karşılaştırdığımı da ek olarak vermek istiyorum. dokunmak, fikir yürütmek, bariz bir zeka, dedektif ve cinayet, kıyafetleri dereyece göre ayarlaması... Ufak detaylar tuhaf karakterleri yaratıyor.




Bu yazı     http://www.kitabisevda.com/2014/02/kitap-yorumu-kardesimin-hikayesi-zulfu.html   'dan alınmıştır.